Hayatı sevmeyen, kulübünü nasıl sever? Yanlışa direnmeyen, doğruya nasıl ulaşır?

Seyirci ile taraftar arasında önemli bir ayrım var. Seyirci maçı “izlemeye”, hoşuna gitmeyen bir durum gördüğünde tepki göstermeye, hayatındaki sorunların etkisiyle hırsını sahaya yönlendirmeye geliyor çoğunlukla. Taraftar ise evine geliyor, müdahil olmaya, değiştirmeye geliyor. Asırlar önce, arenalarda gladyatörleri izleyenler, şimdi modern kıyafetleriyle antik bir oyunu izlemeye devam ediyor. Taraftar ise, sevdasının peşinde, her türlü olumsuzluğa karşı birlik duygusuyla mücadele etmeye çalışıyor.

Beraber yaşamayı öğrenmeliyiz. Türkiye’de genel bir davranış biçimi haline gelen diğerine saygı gösterme eksikliğinin ve güçlenen tahammülsüzlüğün stadımıza da yansımaya başladığını üzülerek gözlemliyoruz. Armanın ruhununa sahip çıkmış Sarı Melekler’i selamlayan bir pankartın, iki üç dakika açılması, bitmekte olan bir futbol müsabakasının üç dakikasındaki seyir keyfinden önemli olmalı. Fenerbahçe bir “spor” kulübüdür, bayrağını yüksekte tutanları selamlamayı fazla görmesin kimse. Sokakta, iş yerinde, evinde ya da okulunda tribünlerde açılan pankartları, kareografileri gururla sahiplenirken, uzak şehirlerdeki deplasmanlarda Fenerbahçe’nin sesini duymanı sağlayanların sesini sahiplenirken, bunları gerçekleştirenlere en azından saygı gösterilmeli.

Emniyet kuvvetleri, statta, aslında orada hiç olmamaları gerekli, bir görevle bulunuyorlar. Onların görevi her olayda saldırmak değildir. Onların görevi bir zulüm enstrumanı olmak da değildir. Belirli bir çizgileri vardır ve yurttaşlara karşı sorumludur. Onlar hakim değiller, yargıç değiller, sosyolog değiller, psikolog değiller. Pek hoşlanmasalar da, karşılarında armasına emek veren ve beraber hareket eden Fenerbahçeliler vardır ve kolluk kuvvetleri tüm yurttaşlara saygı göstermeyi öğrenmeliler. Hem statta hem de hayatın içinde…

Birlikte yaşamak insanca bir yaklaşımdır. Kale arkası tribünler başta olmak üzere bilet fiyatlarının pahalılığı karşısında sesimizi yükseltirken, tribünlerin halka ait olduğu düşüncesini sürekli dile getirdik. Stada gelirken, orada kimler var, neler yapıyorlar, neler yapmışlar, amaçları nedir, öğrenme zahmetine girilmeli, sadece izleyen bir kitle olmaktan çıkıp, en azından taraftar gruplarının yaptıklarına saygı göstererek desteklemeli. Orada sadece bireylerin kişisel istekleri yok, Fenerbahçe desteği dışında başka hiçbir şeyin anlamı yok. Birlikte hareket eden tribünlerin yarattığı ortak bir enerji var, Ece Ayhan’ın dediği gibi, “akkor” bir duygu var.

Yaşanan süreç, doğum sancılarıdır. Yeni günlerin, yeni söylemlerin doğumudur. Birlikte hareket eden tribünlerin çıkardığı sestir. Ve o ses, her alanda Fenerbahçe için mücadele ederken, yaptıklarına gölge edilmesin, sadece saygı duyulsun istiyor.

Kendimiz sorduk, herkes cevaplasın: Hayatı sevmeyen, kulübünü nasıl sever? Onun için yollara düşenleri anlamaya başlayarak, kulübüne sahip çıkarak. Yanlışa direnmeyen, doğruya nasıl ulaşır? Bunun cevabını tarih vermiştir, zafer her zaman direnenin, mücadele edenin olacaktır, izleyenin değil. Sahada futbolcular, tribünde taraftarlar.

İslam Baba’yı yad ederek hatırlatmak isteriz ki, “Fenerbahçe’linin Fenerbahçe’yi sevmesi, bu ülkenin kıyametidir.” Çok seviyoruz, uğrunda çoğunluğa direnecek kadar, uğrunda sonuna dek gidecek kadar…

VamosBien