Dün Türkiye Kupası Finali oynandı Şanlıurfa’da, Trabzonspor ile Fenerbahçe karşı karşıya geldi. Fenerbahçe 20 küsür senedir bu kupaya uzanamıyordu, Trabzon için bu hasret çok daha kısa bir süreden ibaretti. Fenerbahçe’nin özlemi, Trabzon’un 96 yılındaki Fenerbahçe acısıyla birleştirilip bu kupa maçına gene farklı bir anlam yüklendi; zaten Fenerbahçe’nin özlemi dışında bu kupayı takip edilir kılan ne kalmıştı ki?
Maç, Fenerbahçelilerin beklemediği, Trabzonluların hayal bile edemeyeceği şekilde geçti. Ligde uzunca bir süredir anormal bir performans sergileyen Fenerbahçe uzun süre sonra ilk arızasını yaptı, bu sefer yolda kaldı. Konsantrasyon eksikliği rahatsız edici, kenar müdahaleleri tartışmaya açık gibi görünse de maç sinirinden sonra soluklanıp düşünüldüğünde bir takımın, bir yerde yorulması, tökezlemesi, hata yapması da çok yadırganacak bir durum olmasa gerek… Trabzon bunu değerlendirdi, sezonu kendi adına kurtardı. Sahadaki oyuna bakıldığında skor kimsenin itiraz edebileceği türden değildi; Trabzon’un o gün için sahada gösterebildikleri kupayı kazanmak için Fenerbahçe cephesinden daha yeterliydi. Alex’in zekası ve yeteneği, takım sahadaki duruşu ve performansı bu sefer galip gelmeye yetmedi.
Kaybetti Fenerbahçe, 20 küsür senedir olduğu gibi bu kupayı yine kazanamadı, özlem 30 seneye bir adım daha yaklaştı. Sonrasında ortaya çıkan tablo da benzer cinstendi; Fenerbahçeli hariç herkes sevindi. Beşiktaş resmi sitesinden tebrik mesajı yayınladı, kupa hasretine ilişkin geyikler gazete ve internet sayfalarında ışık hızıyla yerini aldı, rakiplerin rengi Çarşamba akşamı itibariyle bordo-mavi idi. Üzgündü Fenerbahçeli, kırgındı, yorgundu. “Keşke” ile başlayan çok cümlesi vardı Fenerbahçeli’nin söyleyeceği, sıkıntıları vardı, canı sıkkındı. Bir yandan bunları hissederken diğer yandan gururluydu; tek başınaydı çünkü, güçlüydü. Tek başına seviniyor, tek başına üzülebiliyordu; rengi her daim belliydi üstelik, sarıydı, lacivertti. Elbette Fenerbahçe’nin de çıkarları itibariyle farklı renklerin galibiyetlerine sempatiyle baktığı, farklı hesaplar yaptığı durumlar olmuyor değil; ancak başka takımın galibiyetini bu denli sahiplenmenin, o galibiyetin sahibinin yandaşlarından daha fazla sevinmenin, Fenerbahçe’nin tek başına yürüdüğü bu yoldaki büyüklüğünü ispatlamaktan başka nasıl bir izahı olabilirdi?
Dün sarı-lacivertti Fenerbahçeli’nin rengi, bugün de aynı, yarın da aynı olacak. Bu gücün karşısında, ayakta durmayı beceremeyenlerin rengi ise her daim değişmeye devam edecek; dün bordo-mavi, bugün yeşil-beyaz olanlar her hafta, her sene bu “renk esnekliği” konusunda kendilerini geliştirmeye devam edecek. Şimdi önümüzde Ankaragücü deplasmanı var; kazanmaya, şampiyon olmaya gideceğimiz bir deplasman. Sarı-lacivertlerin arasındaki yeşil-beyazları, sarı-kırmızıları, siyah-beyazları renksizleştirmeye gideceğimiz bir deplase daha… Kazanabilir Fenerbahçe, kaybedebilir de… Kazanırsa dünyalar bizim, kaybederse yine ve yalnızca “Sarı-Lacivert” bizim! Ankara’ya gidiyor Fenerbahçe, kupayı kendi müzesine getirmeye…
VamosBien


