Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı’nın gruptan lider olarak çıkması, aslında dünkü maçla bile başlı başına bir hikaye… Şartlar itibariyle “kazanırsan 1, kaybedersen 5” gibi bir durum, daha önce Avrupa Ligi tarihinde var mıydı bilinmez. Ancak Fenerbahçe’nin bu grupta yaptıklarına, yalnızca bu maçla değil, oldukça sorunlu başlayan bir sezonun ilk çeyreği olarak bakmakta fayda var.

İhtiyaçlarını, daha 2010-2011 sezonu oynanırken belirlemişti Fenerbahçe, takviyeler de buna göre geldi. Bazılarını tatmin etmedi, hatta sinirlendirdi ama başta Aydın Örs ve Neven Spahija olmak üzere takımın direksiyonundaki tüm isimler, eldeki malzemeye inanıyordu. Yaz başında kurulan takım, kağıt üzerinde nasıl olacağı öngörülebilen roller ve kurulan dengeli ekiple güzel bir sezon vaat ediliyordu. Lakin kimse etrafına duvar çekemiyor, Temmuz başında yaşananları buranın emek verenleri de iliklerine kadar hissettiler, sarsıldılar. Üstüne, Avrupa Şampiyonası hazırlıklarından gelen peş peşe sakatlık haberleri yüzlerin iyice asılmasına, parke dışında da homurtuların artmasına neden oldu.

Sezona bir takım oluşturacak kadar ismi sakatlık sorunlarıyla boğuşarak girdi Fenerbahçe. Engin ve Mirsad uzun süredir yoklardı, Ukic yeni dönüyor, Vidmar diz sakatlığının etkilerinden kurtulmaya çalışıyor, Tomas da Aralık’a kadar kenarda kalıyordu. 12-13 kişilik bir ekipte 5 sakat düşünün, bu ekip öyle girdi sezona. Son dakika takviyesi olarak gelen Sefolosha, bu kötü tabloda takıma omuz veren belki de en önemli isim oldu. Sezon içeride-dışarıda kayıplar ile başladı, keyifler daha çok kaçtı, canlar sıkıldı.

Sakatların yavaş yavaş dönmeye başlaması ve takımın da ‘onlarsızlık’ durumuna alışmasıyla yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı takım. Önce taşlar yerine oturmaya, savunmada belli defolara rağmen kemerler sıkılmaya, ardından da kritik maçlar zor da olsa kazanılmaya başladı. Bilbao ve Cantu galibiyetleri kritikti, ligde de birçok maç sıkıntı yaşanmasına rağmen kazanıldı. Kaybedilen Caja Laboral deplasmanı bile umut verdi, ardından farklı Olympiakos ve Nancy galibiyetleri geldi. Artık takımda da taraftarda da kafalar daha dik duruyor, güvenler artıyordu ki belki de son dönemlerin en kötü takım performansı sergilenerek içeride Bilbao’ya kaybedildi. Avantaj sıfırlandı, sıkıntı göstergesinde kopkoyu bir kırmızı ışık belirdi. Cantu maçının kazanılması zirve, kaybı ise ‘dip’ demekti.

İşin teknik kısmına yazının başından beri girmemeye özen gösterdik, sadece birkaç detayla geçiştireceğim. Cantu, bu sene Avrupa Ligi’nde evinde hiç maç kaybetmemişti; Avrupa basketbolunun yeni takipçileri için pek bilinmeseler de ciddi bir basketbol geçmişleri de vardı. İtalya basketbolunun uzun süredir ihtiyacı olan takım profilini gösteriyorlardı. Düşük bütçe, sert ve inatçı takım, doğru basketbol. En büyük güvenceleri takım savunmaları ve yüksek dış şut yüzdeleriydi. Mütevaziydiler ve onlara bulundukları konumu getiren de bu doğrulardı. Fenerbahçe 2006-2007’de de yine bir İtalyan takımı ile kader maçı oynamış, yine Ömer Onan’sız çıkmış (ki o maç da, tıpkı dünkü maç gibi Ömer’in o sezon kaçırdığı tek Avrupa maçıydı) ve rakibine kaybederek elenmişti.

Bu tablonun sıkıntısını yaşamayan yoktu, parkedekiler dışında elbette… Bilbao’ya çok kötü bir şekilde kaybetmiş, kazanamaması durumunda elenmesi muhtemel, kaptanından yoksun Fenerbahçe… Belki sendeledi, belki yine ağızlarda müthiş bir tat bırakarak oynamadı maçın büyük kısmını, ancak bu ortamda, kendisi için hayati önem taşıyan galibiyeti çıkarmasını bildi. “Bir türlü büyük oyuncu olamadı” denen Oğuz’un büyük oyunuyla, “sakatlıktan sonra ne verebilecek?” denen Engin’in kısa sürede yaptığı müthiş katkıyla, “biz oyuncu yetiştirme yeri miyiz?” sorularına maruz kalan Bojan’ın en kritik anlarda yetiştirdiği üçlüklerle ve “işler kötü giderken kötü gidiyor” denen Roko’nun sazı, tam da işler kötü giderken eline aldığı maçla kazanmasını bildi…

Fenerbahçe, son altı sezonda 4. Kez ikinci tur gruplarına kalmayı başardı, üstelik bunu, bu enteresan grupta, grup lideri olarak becerdi. Bu karışık grup, belki biraz can sıktı ama, Fenerbahçe’nin bu karışık halinde belki de büyük bir şans oldu bir bakıma da… Grup liderliğinin anlamı malum, üst turda 1. Torba ve birçok güçlü takımın yolundan çekilme anlamına geliyor. Son 16’da herkes vites yükseltir, dengeler değişir; dolayısıyla grup liderliği tek başına bir anlam ifade etmiyor. Spahija sene başında “Geçen sene iyi başlayıp düşüşe geçmiştik, bu sene tam tersi olacak” demişti, ilk etap için haklı çıktı sayılır. Ancak herkesin yıllardır hayal ettiği Dörtlü Final hedefine, üstelik İstanbul’dayken, ulaşabilmek için halen çok yol var. Bu yolu hep birlikte almaya çalışacağız.

Bu sene alınan her başarı çok daha kıymetli, kimin ne payı varsa hepsinin emeklerine ayrıca teşekkürler. Biri eli bu kulübün, diğeri ayağı, kafası bir başkası da… Bir bütün bu kulüp, bütünüyle bir spor kulübü… Kadınlarıyla, erkekleriyle; basketboluyla, voleyboluyla, Kocaman yürekler hepsi… Bir yerine zarar versen, başka yeriyle cevap veriyor. “Kaybetti” denilirken ayağa kalkıyor, “elenir” derken zirve yapıyor. Vurdukça yıkılmıyor bu kulüp, vurdukça güçleniyor; bakın şimdi ufak ufak yokluyor ama onun da doğru yerde, doğru şekilde vuracağı zaman da gelecektir.

Maçın ve aslında bunca kelimenin özeti mi? Şudur; Fenerbahçe yıkılmaz.

 

 

Forum linki için tıklayın;

 

0 Comments

You can be the first one to leave a comment.

Leave a Comment